16 Ekim 2011 Pazar

Şehrin Kalbinde Yenilenme Noktası: Hyde Park

Bir şehri güzel yapan şeyler nelerdir? Tarihi, manzarası, binaları, kafe-restoranları, barları, kültür-sanat aktiviteleri, canlılığı, çeşitliliği ve hatta içinde yaşayan insanları..

Birkaç gün öncesine kadar bana bu soruyu sorsalardı, işte bunları sıralardım. Yani, bana göre İstanbul'u ve muhtemelen dünyanın pek çok diğer büyük şehirlerini tanımlayan bu özellikleri söylerdim. Ama son günlerde bu listeye çok önemli bir madde daha ekledim. O da şehrin içinde, yemyeşil, tertemiz, oksijen dolu, herkesin ulaşabileceği ve özgürce keyfini çıkarabileceği parkların bulunması.

Evet, Londra için Hyde Park'tan bahsediyorum. Tabi Hyde Park, Londra'da bulunan 8 parktan sadece biri. Ama alan olarak en büyük park olma özelliğini taşıdığı için, hem daha çok biliniyor, hem de daha fazla etkinliğe ev sahipliği yaparak daha çok ziyaretçiyi ağırlıyor.


Hyde Park ve bitişik komşusu Kensington Gardens, yaklaşık 250 hektarlık bir alanı kaplıyorlar ve şehrin tam göbeğinde yer alıyor. İçinde biri büyük, biri de daha ufak iki göl bulunuyor (aslında eskiden ikisi birbirine bağlıymış). Her ikisinde de ödekler, kazlar ve türlerini tam bilemediğim farklı kuş türleri salına salına yüzüyorlar. Çoğu artık insanlarla arkadaş haline gelmiş, elden beslenmeye ve çocuklarla oynamaya alışmış. Mesela, ben bugün Round Pond gölünde yandaki ördek ailesiyle tanıştım, onlara yem atmamdan ve fotoğraflarını çekmemden çok memnun kalmış görünüyorlardı.

İsterseniz Sepertine gölünde kayık kiralayarak ya da göl kenarında bol miktarda bulunan şezlonglara uzanarak, gölü ve içinde yüzen kuşları keyifle izleyebiliyorsunuz. Gölde yapılan diğer bir aktivite de yüzme. 3 tarafı masmavi denizlerle çevrili bir ülkeden gelmiş biri olarak, işte bu aktiviteye pek anlam veremiyorum. Bence mantıksız olmasının iki nedeni var. Birincisi burada hava her daim serin ve yağışlı, dolayısıyla gölün yılın herhangi bir mevsiminde adam gibi yüzecek sıcaklığa ulaştığını hiç sanmıyorum. İkincisi ve en önemlisi de, gölün temiz olmaması. Tamam, Sürekli yağan yağmur temiz su getiriyordur belki ama, sonuçta içinde yaşayan bir çok hayvan var. Ama onları da anlamak lazım tabi, yüzülebilecek mavi denizlerden oldukça uzakta yaşıyorlar.

Parkın doğası kelimenin tam anlamıyla insanı büyülüyor. Eminim baharda ve yazın da ayrı güzeldir ama sonbaharı özellikle çok romantik ve etkileyici. Her köşesi sanki başka bir ressamın yağlı boya tablosuymuş gibi duruyor. Yol kenarlarındaki banklarda oturan insanlar, spor yapanlar, bisiklete binenler, köpeğini gezdirenler, futbol, rugby, freezbee oynayanlar, ve hatta hiç bir şey yapmadan çimlerin üzerine uzanmış etrafı seyrederek hayaller kuranlar.. Bence insanların bu halleri de parka ayrı bir güzellik katıyor.


Parkın böyle çeşitli aktivitelerle dolu bölgeleri olduğu kadar, inanılmaz bir sessizliğin hakim olduğu bölgeleri de var. Böylesine büyük bir metropolde doğayla iç içe, sessiz ve sakin yerlere sahip olmak demek; şehrin karmaşasından, stresinden kaçmak ve kendini yenilemek için ideal çözüm demek. İşte bu açıdan bakınca, daha da bir şanslılar İnglizler!

Sanırım aslında İngilizler değil, Londra'lılar demeliyim. Çünkü Hyde Park da en az Londra kadar metropol. Araplar, Hintliler, Fransızlar, Almanlar, İnglizler, Asyalılar.. Ben bugün sadece bu saydığım milletlerden insanlar gördüm ama eminim hemen hemen her milletten insan bulmak mümkündür bu kocaman alanda. İşin ilginç ve bir o kadar güzel yanı da kimsenin kimseye karışmıyor ve hatta bakmıyor olması. Bu Londra'nın genelinde geçerli bir durum zaten ama sanki parkta daha bir belirgin. Bir yanda bir Arap şeyhi ve 4 çarşaflı karısı göl kenarında otururken, onların tam karşısında öpüşen Fransız bir çift, diğer yanda da oyun oynayan hintli çocuklar görmek hiç de şaşırtıcı değil. Daha da güzeli, hepsinin birbirine saygı duyuyor olması.

İstanbul'un ortasına Hyde Park gibi güzel bir park yapıldığını ve girişin ücretsiz olduğunu düşünün. Ön yargılı olmak istemiyorum ama sizce bu kadar özgür, bu kadar saygılı bir ortam yaratmak mümkün olur muydu?
İşte bu ortamı yaratmayı başardığımız ve insanlara bu hoşgörüyü aşıladığımız gün gerçek anlamda gelişmiş bir ülke olacağız bence.

Uzun lafın kısası, Hyde Park'ı, Londra'yı Londra yapan, tam kalbinde yer alan bir yenilenme noktası olarak tanımlayabilirim. Ve bu sene orada oldukça sık vakit geçireceğimi şimdiden hissedebiliyorum..

9 Ekim 2011 Pazar

Geç tanıştığım iPad teknolojisi..

Teknoloji kullanımında, yeni ürünleri denemekten, onları ilk kullananlardan olmaktan ve hızla yeniliklere adapte olmaktan büyük keyif alıyorum.

Şimdiye kadar Windows'lu farklı bilgisayarlar da kullandım, Macbook Air de. Cep telefonu konusunda ise skalam çok daha geniş. İlk cep telefonum Ericsson T10'u 2001 yılında almıştım. Sonrasında ben de Nokia'nın büyüsüne kapılanlardan oldum tabi. Son zamanlarda ise kendimi sıkı bir Blackberry kullanıcısı olarak tanımlayabilirim. iPhone'u tercih etmememin en önemli sebebi klavyesinin olmamasıydı. Tam olarak nedenini bilmiyorum ama ilk çıktığı zamandan bu yana iPhone'a karşı hep biraz önyargılı oldum. Bir yandan kullanışlı uygulamalarına özenirken, diğer yandan dokunmatik klavyesini eleştriyordum.Yeni ürünleri denemek için duyduğum istek sürekli iPhone önyargılarımla çelişti. Aynı duyguyu iPad çıktığında da hissettim. iPad'in gerekliliğini sorguladım hep ve iPad alacağıma tablet bilgisayar alırım diye düşündüm.

Taa ki, bir hafta öncesine kadar. Imperial College Business School tarihinde ilk defa ve sadece bizim bölümün öğrencilerine özel olarak iPad2 hediye etti. iPad'leri aldıktan sonra konuştuğum arkadaşlarımla, bu zamana kadar hep aynı şeyi düşünüyormuşuz. Çoğumuz "Aslında çok güzel duruyor, ama çok da kullanışlı değil sanki." ikilemini yaşamışız. Tabi, hediye olarak alınca cümlenin "ama.." ile başlayan bölümü tüm önemini kaybetti.

Kutusunu açtığımda en çok şaşırdığım nokta içinden herhangi bir kullanma klavuzu çıkmamasıydı. Adeta "Kullanmayı kendi kendine öğrenecek kadar zeki değilsen alma!" der gibiydi. İşte bu andan itibaren Apple teknolojilerinin genel konseptinin ne olduğunu daha iyi anladım, tasarım üstünlüğü ve sadelik. Bu özellikler ürünleri kullanmaya başladığınızda gerçekten de kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor. Çok kısa bir süre sonra kullanma kılavuzuna gerek kalmayacak kadar sade olduğunu kendiniz de anlıyorsunuz.

Okul sağolsun, iPad'leri hediye etmekle kalmayıp bir de IT support ve yüklenmesi tavsiye edilen uygulamalar listesi verince, iPad bizler için gerçekten tadından yenmez bir hal aldı. O akşam neredeyse sabaha kadar oturup tüm özelliklerini kurcaladım ve bir sürü uygulama yükledim. Ertesi gün okulda bölüm direktörümüz: "Artık iPad'iniz olduğuna göre defter ve kalem getirmenize gerek yok, bu bölümün özelliği "paperless" olmasıdır." deyince, bir anda iPad benim için değişik bir oyuncak olmanın ötesinde, kullanışlı bir araca dönüştü.

Evet gerçekten artık okula defter götürmüyorum. Hocaların anlattıkları slide'lar pdf olarak dersten önce bölümün sitesine yükleniyor. iAnnotate, Goodreader gibi uygulamaları kullanarak slide'ların üzerine istediğim notları alabiliyor, istediğim yerlerin altını çizip oklar çıkarabiliyorum. Şimdilik tek sıkıntım, kullanma hızım. Dokunmatik klavyesi oldukça büyük, bu yüzden kullanmak zor değil ama yine de deftere not alır gibi hızlı not alamıyorum. Bunun da çözümü zamandır diye tahmin ediyorum. Yani bir süre sonra ben de iPad'de 10 parmak yazar hale gelirim :)

iPad kullanmaya başladıktan sonra önemini daha iyi anladığım bir şey de Steve Jobs'ın vizyonu oldu. Bence onun başarısı Mac, iPhone ve iPad gibi ürünleri yaratmakla sınırlı değil. Teknolojiyi hayal edilenlerin ötesine taşıyıp insanların gelecek ihtiyaçlarına yönelik çözümleri bugünden tasarlayacak ve gerçekleştirecek bir vizyona sahip olması.

Malesef, iPad'i aldığım aynı hafta içinde Steve Jobs'ın ölüm haberini aldım ve gerçekten büyük bir üzüntü duydum. Umarım Apple onun vizyonu ışığında hayatımıza farklı güzellikler katmaya devam eder ve Jobs'ın şu ünlü sözleri her zaman Apple'ın vizyonunda yer alır: "Stay hungry, stay foolish."


8 Ekim 2011 Cumartesi

Sola mı bakmalı, sağa mı?

Londra'daki ilk haftamda, ilgimi en çok çeken şeylerden biri sokaklarda asfaltın üzerinde yer alan "Look Right" ve "Look Left" yazılarıydı. Bilindiği üzere İngiltere'deki trafik sistemi, Türkiye'dekinin tam tersi. Yani, sürücü koltuğu solda değil sağda yer alıyor. Hızlı şerit sağ iken, normal şerit sol şerit oluyor. Hatalı sollama yapmak burda mümkün değil, önünüzdeki aracı geçmek istiyorsanız, sağ'lama yaparak geçebiliyorsunuz.

Hal böyle olunca, bizim gibi trafiğin sağdan aktığı ülkelerden gelen yayalar bir rotasyon problemi yaşıyorlar. Tahmin ediyorum ki, yerlere yazılan bu yön bilgilerinin amacı da turistlere yardımcı olmak. Konuştuğum bir İngliz arkadaşım, bu yazılar nedeniyle kendini aptal gibi hissettiğini söylese de, yılda 20 milyon turistin geldiği bu şehirde, bence yayaların hayatını kolaylaştırmak adına çok işe yarıyorlar.

Geçirdiğim birkaç ciddi ezilme tehlikesinden sonra, artık Look Left ve Look Right'ın en sıkı takipçisi oldum. Yalnız, bazı sokaklara koymamışlar. Öyle yerlerde 2 kere sola ve sağa bakmadan geçmemek gerekiyor. Çünkü nereden araba çıkacağı belli olmuyor. Daracık sokaklar çift şerit olduğu için pat diye bakmadığınız yönden bir araba çıkabiliyor. Trafik ışıkları desen onlar da bir garip. Bazen hem yayaya kırmızı yanıyor hem de araçlara. Çift taraflı şaşkın şaşkın bakışıyoruz araç sahipleriyle birbirimize. İstanbul'da olsa ben şöforun gözünün içine bakar geçecek mi yol verecek mi şak diye anlardım. Burada hiç belli olmuyor. Dolayısıyla yayalar arasında trafik ışıklarına uymama konusunda bir akım oluşmuş durumda. Ben de genelde kırmızı ışıkta geçen bir sürü varsa onları takip ediyorum.

Bir de bu insanlar medeni ya, öyle uzaktan bir yaya görünce hemen bizimkiler gibi kornaya asılmıyorlar. E tabi, o yüzden de arabanın üstünüze geldiğini fark etmiyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi bu duruma alışık olmayan bünyem birkaç kere ezilmekten kıl payı kurtuldu. Özetle, İstanbul'da işaret edip arabaları durdurarak karşıdan karşıya geçmek için yola atlayan halimden eser kalmadı!

Gökyüzünde Yalnız Gezen Köz Patlıcan

Uçakla geldiğim için Londra'yı seyretmeye gökyüzünden başladım ve sanırım şimdiye kadar yaşadığım en ilginç uçuş oldu. Anlatmadan edemeyeceğim.

27 Eylül Salı günü saat 13:05'te Türk Hava Yolları'nın İstanbul'dan kalkan uçağı ile Londra'ya haraket ettim. Son zamanlarda tanıdığım pek çok kişiden THY ile ilgili şikayetler dinlemiştim. Uçakların uzun süre rötar yapması, aynı koltuğun birden fazla kişiye verilmesi, yemeklerden zehirlenme gibi hikayeler çok da yabancı değildi. Hatta benim de İzmir-İstanbul yolculuklarında uzun rötarlar nedeniyle sefil olup "Bi daha da binersem 2 olsun!" diyerek kendime tutamadığım sözler verdiğim çok oldu. Ama iste bu son uçuş THY hakkındaki fikirlerimi oldukça değiştirdi.

Yurtdışı uçusu olması sebebiyle bindiğim uçak A330 model uçaklardan biriydi ve umduğum gibi koltuğun arkasındaki ekranlarda eğlence sistemi olan uçaklardandı. Son bindiğimden bu yaba eğlence sistemi inanılmaz geliştirilmiş. Müzik çeşitleri artmış, büyük ve güncel bir film ve dizi arşivi oluşturulmuş, ve yeni oyunlar eklenmiş. Üstelik çok yakında uçaklardan canlı TV yayınları izlenebilecek ve internete girilebilecekmiş. Şimdilik Facebook ve Twitter uygulamaları aktif değildi ama umarım ben Londra'dan dönmeden onu da aktive ederler. (Evet doğru tahmin ediyorsunuz, uçakta internet olduğu an, ilk yapacağım şey gökyüzüne check-in yapmak olur :) Interneti olmasa da, uçuşum işte bu eğlence sistemi sayesinde gayet keyifli geçti. Gerçi onca komedi filmi dururken uçuş sırasında Black Swan'ı izlemek çok da mantıklı bir seçim olmadı benim adıma, ama Natalie Portman'ın performansını ayakta alkışladım.

Kısacası THY yemekler, hosteslerin ilgisi ve konfor açısından benden tam puan aldı. Üstelik benim şansıma sadece 5dk'lık bir gecikmeyle kalktı, ki onu da gecikmeden saymıyorum. Eleştirebileceğim tek noktası, yeniledikleri uçuş emniyeti filmi olur sanırım. Manchester United takımının oyuncularını kullanarak farklılık yaratmaya ve alışılmışın dışında esprili bir film hazırlamaya çalışmışlar. Tamam, fikir güzel ama bu uygulama pek olmamış bence. Çünkü espriler fazla sığ kalmış. Sanki kötü bir Amerikan sit-com'una Türkçe dublaj yapılmış gibi hissettiriyor. Zaten bu filmle ulaşmak istedikleri kitle Türkler değil, international yolcular gibi duruyor. Dolayısıyla, THY'nin dünyaya açılma hedefi doğrultusunda hazırlanmış olabilir.



Buraya kadar her şey tamam, ama bu yolculuğu ilginç kılan şey THY değildi zaten. Bunu anlatmaya başlamadan önce geriye dönüp bir ön bilgi vermem gerek. Ben klasik olarak uçaklarda cam kenarı isteyen biriyimdir. Gelin görün ki, o gün Londra macerasına başlayacak olmanın verdiği heyecanla bunu check-in sırasında söylemeyi unuttum. Dolayısıyla bana orta sırada koridor kenarı bir koltuk vermişlerdi. Ön koltuğumda da tam Türk tipi, pembe yanaklı, baş örtülü, ortalama 55-60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir teyze oturmaktaydı. Teyze benden önce gelip kendi el bagajlarını benim üzerimdeki kabin dolabına koyduğu için, mecburen ben de kendi bavulumu onunkine koydum. Hatta, 15 kilo civarındaki "ufak" el bagajımı kaldırmakta zorlandığım için teyze sağolsun bana yardım etti.

Herşey uçağın iniş için alçalmaya başladığı anonsunu duymamdan sonra başladı. Birden bire burnumun üzerine tepeden su damladığını fark ettim. Önce Black Swan'ı izlemeyi yeni bitirmiş olduğum için filmin etkisinde kalıp hayal görüyor olabileceğimi düşündüm. Ama yine burnuma isabet eden 2. damladan sonra kafamı yukarı kaldırdım ve bu sarı renkli garip suyun baş üstü dolabından geldiğini fark ettim. Hemen kemerimi çözüp ayağa kalktım ve hosteslerden birini çağırdım. Hostesin ne olduğunu anlamak için dolabı açmasıyla birlikte foş diye yaklaşık yarım litrelik sarı renkli sıvı koltuğuma döküldü.


Şok geçiren hostes torbanın içinde ne olduğunu bana sorunca, ön koltukta oturan teyze ayağa kalkıp "Aa, ben petlıcan közlediydim, herhal onun suyu akmıştır" dedi. Hostesin dehşete kapılmış bakışı ve teyzenin muzip bakışı birbirine karışınca kopmamak için gerçekten kendimi zor tuttum. Malum, uçaklara sıvı sokmak 11 Eylül olayları sonrası yasaklandı. Benim free-shop'tan aldığım, sıvı olmayan rujun bile sıvı olduğunu iddia ettiler, vakumlu bir torbaya koydular ve uçuş boyunca açmamam konusunda beni sıkı sıkı tembihlediler. Diğer yandan, önümde oturan bu tatlı teyze közlediği patlıcanı İstanbul'dan Londra'ya götürmeye kalktığında kimsenin ruhu duymamış.

Neyse, benim koltuğum köz patlıcan suyuna bulandığı ve oturulamaz hale geldiği için yerimin değiştirilmesini istedim. Koskoca uçağın ekonomi bölümünde tek bir boş koltuk bile bulunamadığından ve uçak inmek üzere olduğundan dolayı beni First Class'a aldılar. Hani şu reklamları yapılan, koltukları yatağa dönüşen süperlüks bölüm! Evet, gerçekten görülesi bir bölümmüş First Class, daha önce kendisiyle hiç alakam olmamıştı. Bir kere, ortamı kaplayan bir huzur, bir sessizlik vardı bizim tarafın aksine. Koltukların rahatlığı, yanda mevcut bulunan dergiler, uzaktan kumandalı TV, ceket ve mont askısı, kitap koymak için raf, ve bunun gibi benim 10 dk'lık iniş sırasında keşfedemediğim bir çok lüks... Kısacası, First Class okyanus aşırı yolculuklarda mükemmel olur, normal yolculuklara da keyif katar diye tahmin ediyorum. Gözyüzünde karşılaştığım köz patlıcana da, sebep olduğu bu olaydan ötürü de teşekkürü borç biliyorum..

30 Eylül 2011 Cuma

Blog Yazmaya Başlamak..

Blog yazmak uzun zamandan beri yapmak istediğim ama vakit bulamadığım veya bir kere bilgisayarın başına oturup bir yazı yazsam da devamını getirme konusunda kendime yeterince güvenemediğim bir konuydu. Sanırım hayatımın son 2-3 yılı bu şekilde yapmak isteyip yapamadığım onlarca şeyle dolu. Birkaç hafta önce kendime böyle bir liste hazırladım. Liste deyince içinde öyle çok kompleks şeyler olduğunu düşünmeyin. Aslında hepsi çok basit şeyler. Sanırım bendeki eksiklik bunları yapmak için "boş" vakti yaratamamak değil, onu basit ama keyifli şeylerde kullanacak iç huzura ya da diğer bir deyişle "kafa rahatlığına" sahip olmamaktı. Önümüzdeki bir senelik zaman diliminde bu huzuru maksimum düzeyde tutabilmek ve listemdeki maddeleri teker teker tamamlayabilmek en önemli hedeflerim arasında.

Tabi, blog yazmaya başlamamın başka önemli sebepleri de var. Bunların en başında Londra'da geçirdiğim süre boyunca gözlemlediğim, ilginç bulduğum, arkadaşlarımla paylaşmak istediğim ve ileride dönüp tekrar hatırlamak isteyeceğim şeyleri bir yerde toplamak geliyor. İşte bu yüzden, bu blogun adı "Londra Seyir Defterim". Umarım gördüğüm güzel ve ilginç şeyleri seyretme keyfini hem kendime hem de okuyanlarla yaşatabilirim.