Uçakla geldiğim için Londra'yı seyretmeye gökyüzünden başladım ve sanırım şimdiye kadar yaşadığım en ilginç uçuş oldu. Anlatmadan edemeyeceğim.
27 Eylül Salı günü saat 13:05'te Türk Hava Yolları'nın İstanbul'dan kalkan uçağı ile Londra'ya haraket ettim. Son zamanlarda tanıdığım pek çok kişiden THY ile ilgili şikayetler dinlemiştim. Uçakların uzun süre rötar yapması, aynı koltuğun birden fazla kişiye verilmesi, yemeklerden zehirlenme gibi hikayeler çok da yabancı değildi. Hatta benim de İzmir-İstanbul yolculuklarında uzun rötarlar nedeniyle sefil olup "Bi daha da binersem 2 olsun!" diyerek kendime tutamadığım sözler verdiğim çok oldu. Ama iste bu son uçuş THY hakkındaki fikirlerimi oldukça değiştirdi.
Yurtdışı uçusu olması sebebiyle bindiğim uçak A330 model uçaklardan biriydi ve umduğum gibi koltuğun arkasındaki ekranlarda eğlence sistemi olan uçaklardandı. Son bindiğimden bu yaba eğlence sistemi inanılmaz geliştirilmiş. Müzik çeşitleri artmış, büyük ve güncel bir film ve dizi arşivi oluşturulmuş, ve yeni oyunlar eklenmiş. Üstelik çok yakında uçaklardan canlı TV yayınları izlenebilecek ve internete girilebilecekmiş. Şimdilik Facebook ve Twitter uygulamaları aktif değildi ama umarım ben Londra'dan dönmeden onu da aktive ederler. (Evet doğru tahmin ediyorsunuz, uçakta internet olduğu an, ilk yapacağım şey gökyüzüne check-in yapmak olur :) Interneti olmasa da, uçuşum işte bu eğlence sistemi sayesinde gayet keyifli geçti. Gerçi onca komedi filmi dururken uçuş sırasında Black Swan'ı izlemek çok da mantıklı bir seçim olmadı benim adıma, ama Natalie Portman'ın performansını ayakta alkışladım.
Kısacası THY yemekler, hosteslerin ilgisi ve konfor açısından benden tam puan aldı. Üstelik benim şansıma sadece 5dk'lık bir gecikmeyle kalktı, ki onu da gecikmeden saymıyorum. Eleştirebileceğim tek noktası, yeniledikleri uçuş emniyeti filmi olur sanırım. Manchester United takımının oyuncularını kullanarak farklılık yaratmaya ve alışılmışın dışında esprili bir film hazırlamaya çalışmışlar. Tamam, fikir güzel ama bu uygulama pek olmamış bence. Çünkü espriler fazla sığ kalmış. Sanki kötü bir Amerikan sit-com'una Türkçe dublaj yapılmış gibi hissettiriyor. Zaten bu filmle ulaşmak istedikleri kitle Türkler değil, international yolcular gibi duruyor. Dolayısıyla, THY'nin dünyaya açılma hedefi doğrultusunda hazırlanmış olabilir.
Buraya kadar her şey tamam, ama bu yolculuğu ilginç kılan şey THY değildi zaten. Bunu anlatmaya başlamadan önce geriye dönüp bir ön bilgi vermem gerek. Ben klasik olarak uçaklarda cam kenarı isteyen biriyimdir. Gelin görün ki, o gün Londra macerasına başlayacak olmanın verdiği heyecanla bunu check-in sırasında söylemeyi unuttum. Dolayısıyla bana orta sırada koridor kenarı bir koltuk vermişlerdi. Ön koltuğumda da tam Türk tipi, pembe yanaklı, baş örtülü, ortalama 55-60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir teyze oturmaktaydı. Teyze benden önce gelip kendi el bagajlarını benim üzerimdeki kabin dolabına koyduğu için, mecburen ben de kendi bavulumu onunkine koydum. Hatta, 15 kilo civarındaki "ufak" el bagajımı kaldırmakta zorlandığım için teyze sağolsun bana yardım etti.
Herşey uçağın iniş için alçalmaya başladığı anonsunu duymamdan sonra başladı. Birden bire burnumun üzerine tepeden su damladığını fark ettim. Önce Black Swan'ı izlemeyi yeni bitirmiş olduğum için filmin etkisinde kalıp hayal görüyor olabileceğimi düşündüm. Ama yine burnuma isabet eden 2. damladan sonra kafamı yukarı kaldırdım ve bu sarı renkli garip suyun baş üstü dolabından geldiğini fark ettim. Hemen kemerimi çözüp ayağa kalktım ve hosteslerden birini çağırdım. Hostesin ne olduğunu anlamak için dolabı açmasıyla birlikte foş diye yaklaşık yarım litrelik sarı renkli sıvı koltuğuma döküldü.

Şok geçiren hostes torbanın içinde ne olduğunu bana sorunca, ön koltukta oturan teyze ayağa kalkıp "Aa, ben petlıcan közlediydim, herhal onun suyu akmıştır" dedi. Hostesin dehşete kapılmış bakışı ve teyzenin muzip bakışı birbirine karışınca kopmamak için gerçekten kendimi zor tuttum. Malum, uçaklara sıvı sokmak 11 Eylül olayları sonrası yasaklandı. Benim free-shop'tan aldığım, sıvı olmayan rujun bile sıvı olduğunu iddia ettiler, vakumlu bir torbaya koydular ve uçuş boyunca açmamam konusunda beni sıkı sıkı tembihlediler. Diğer yandan, önümde oturan bu tatlı teyze közlediği patlıcanı İstanbul'dan Londra'ya götürmeye kalktığında kimsenin ruhu duymamış.
Neyse, benim koltuğum köz patlıcan suyuna bulandığı ve oturulamaz hale geldiği için yerimin değiştirilmesini istedim. Koskoca uçağın ekonomi bölümünde tek bir boş koltuk bile bulunamadığından ve uçak inmek üzere olduğundan dolayı beni First Class'a aldılar. Hani şu reklamları yapılan, koltukları yatağa dönüşen süperlüks bölüm! Evet, gerçekten görülesi bir bölümmüş First Class, daha önce kendisiyle hiç alakam olmamıştı. Bir kere, ortamı kaplayan bir huzur, bir sessizlik vardı bizim tarafın aksine. Koltukların rahatlığı, yanda mevcut bulunan dergiler, uzaktan kumandalı TV, ceket ve mont askısı, kitap koymak için raf, ve bunun gibi benim 10 dk'lık iniş sırasında keşfedemediğim bir çok lüks... Kısacası, First Class okyanus aşırı yolculuklarda mükemmel olur, normal yolculuklara da keyif katar diye tahmin ediyorum. Gözyüzünde karşılaştığım köz patlıcana da, sebep olduğu bu olaydan ötürü de teşekkürü borç biliyorum..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder